Rabbin Sofrası

Merhaba, ben Rabbimi seven ama aynı ölçüde onun kutsallığından, yüceliğinden dolayı korkan kızıyım.


Son günlerde saldırı altında olduğumu düşündüm. Kutsal ruhu ve onunla sohbeti, göklerdeki dili kullanarak dua etmenin önemini birkaç kardeşe anlatmak istedim. Biri dışında hepsi benden kaçtı, telefonlarıma bile cevap vermediler. Şeytan, kulağıma, “Sen kimsin, senin ne haddine; sana kim öğret dedi!”. Öyle zamanlar olduğunda Rab sözünü daha çok okuyorum ve kendimi duaya vermeye çalışıyorum; notlar alırım, tövbe etmeye başlarım; yeniden kalkmam lazım, tökezledim yenilenmem lazım, diye düşünürüm. Bütün bu saldırıları Tanrıma yükseltir sessizce cevap beklerim.


Tanrı’ya hizmet etmek bazen bizim için Tanrı’yla sohbetten daha önce geliyor. Sevgili babamdan cevap çabuk geldi, yıllar önce yaptığım bir şeyi hatırlattı. Yaptığım hizmet, ayetler her şey kafamda uçuştu. Mutlu oldum, ağladım. Yazmam ve bunu tanıdığım imanlılara göndermem gerektiğini içimde, yüreğimde hissettim.


Yıllar önce, aynı bugünkü gibi kutsal kitaptan sözler okuyup notlar alıyordum. Konu şifa armağanıydı. Masadan kalktım, cama baktım ve başladım dua etmeye. Şimdi hatırlayamadığım bir ilçede kanserli, ölmek üzere olan bir hastayı diledim. Rab izin ver, şifa duası edeyim, dedim. Hemen sonra kendime geldim, neden o ilçe neden kanserli bir hasta?


O zamana kadar yüreğim; sen gelenlere sofra hazırla, yemek pişir, hizmetin bu, diyordu.

Akşam saatleri, kış, hava karanlık, telefon çaldı. O ilçe ve kanserli bir kadın şifa duası istiyor. Doktorlar iyileşmenin mümkün olamayacağını söylemiş. İki küçük çocuğum var, onları hiç düşünmeden, daha sonra demeden, hiç kimseye danışmadan yola çıktım. Tek yaptığım yolda; Rab bana yardım et, şimdi ne yapacağım, lütfen yardım et, aracılığımı kabul et, demek oldu.


Kadının yanına gittiğimde önce etrafındakilere sordum. Yanlış anlamaları umurumda değildi; nasıl biri, nefret ettiği biri var mı ya da kavgalı olduğu, diye sordum. Cevap çok şaşırttı, Hiç kimse, dediler.


Hasta olan kadınla yalnız kaldım. Ona daha kibar ve çok dikkatli bir şekilde tövbe fırsatı verdim: Ben duymak zorunda değilim ama varsa et, dedim. Sonra Kutsal Kitabı açıp İsa’yı anlatan hikayeler okudum, onu İsa ile tanıştırdım. Sonra dua etmeye başladım. O halsiz bir şekilde vücudunu gösterdi, her yeri çıbana benzer yaralar ile doluydu. Eski Filiz olsam bundan iğrenirdim. Ben, yeni Filiz, tek tek dokunup sevdim, sevgiyle dua ettim. Sırtına da aynı şeyi yapmamı istedi. Karşımda öleceğini bilen biri vardı ama çok mutluydu, çok mutlu görünüyordu. Onu mutlu bir şekilde, ağrıları geçmiş olarak bıraktım. Akrabalarına neredeyse yalvardım: Lütfen, saat kaç olursa olsun, beni tekrar isterse beni çağırın, gelirim, dedim. Çok kısıtlı olan paramı da yol parası yaparak geri döndüm.


Merak ettiniz; sonuç ne oldu? Ben merak etmedim; şifa aldıysa şımarırım, şifa almazsa düşerim, kendi imanımdan şüphe ederim diye.


Benim için sonuç; şeytanın bol bol saldırısı bu sefer imanlı kardeşlerden geldi. Sevgisiz bir şekilde, bilgilerini şeytana çok güzel hizmet ederek kustular. Pastörlerimiz bana, nasıl sormazsın, sen daha kaç yıllık imanlısın, dedi. İlginç, Tanrı’ya sordun mu, demediler. Kendilerini kilise ihtiyarları sanan kardeşler bana, şifa almazsa kötü örnek olacaksın, bir daha o aile İsa’yı duymak istemeyecek, dediler.


Kutsal Kitap, “Onları meyvelerinden tanıyacaksın.” der, meyveler daha çok insan sayısıdır, demez. Kimseye ruhla vaftiz anlatmaya tenezzül etmeyen ama kendilerine özel verilmiş gibi kutsal ruhla sürekli dua eden sevgili kardeşlerim; kutsal kitapta hiç yazmaz, üç yıl eğitim göreceksin, iki yıl önderlere hizmet edeceksin, lütuf verirse dua edersin, onlar karar vermeli ne kadar yumuşak ya da sert olacaksın. Benim için sonuç buydu, sevgisiz kardeşler.

Bu kardeşlere vahiy 3: 20’yi hatırlatmak isterim: “İşte kapıda durmuş kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim, ben onunla; o da benimle, birlikte yemek yiyeceğiz.” Rab herkesi çağırıyor, hizmetlileri değil. Ayrıca kilise topluluklarına da Vahiy 3: 17’yi söylemek isterim: “Zenginim, zenginleştim, hiçbir şeye gereksinim yok diyorsun; ama zavallı acınacak durumda yoksul ve kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun.” Çevremde gördüğüm topluluklarda tutku hiç yok çünkü sadece canlarını tatmin etmişler.


Çok sonra öğrendim, o hasta beni tekrar görmek istemiş; fakat sevgili pastör, hayır demiş. Ölürken kocasına,”Benim için üzülme, ben çok güzel bir yere gidiyorum ama benim gittiğim yere siz gelemeyeceksiniz.” demiş.


Bu olaydan sonra bir rüya gördüm. Komşularımın kapılarını çalıyorum, bir kaşık tuz ya da şeker istiyorum, tüm kapılar günahlı diye yüzüme kapanıyor; sadece bir kapı tam kapanırken içeriden bir kadın, “Sakın yapma, o her gün Rabbin sofrasını hazırlıyor.” diyor.


On üç yıl sonra Rab hatırlattı, anlattı. Hizmetin büyük ve küçüğü yok, her hizmet Rabbin sofrasıdır. Ben o gün kadınla beraber Rabbin sofrasını yapmışım, önce tövbe, İsa’yı okudum o da ekmek, dua ettim şarap. O gün Rab bizimle beraber o sofrada idi. İbrahim oğlunu sunu olarak götürürken hiç düşünmedi, hemen yerine getirmek için yola koyuldu. Üç gün yolda ne düşünürse düşünsün vazgeçmedi. Rabbin isteğini kimseyle paylaşmadı, acaba demedi, kimseden izin almadı. Tek korkusu, Rab korkusuydu. Sonuç onun için neydi? Bence aldığı en güzel ödül, Tanrı’nın dostluğuydu. Ben Rab’den neden bu kadar güzel ödüller alıyorum? Ne hizmetlerim ne armağanlarım ne de insan düşünceleri… Bunları düşünmedim, Rabbin sohbeti ve sözleri bana yeter. Bir kişi bile cennette bana, sen aracılık yaptın, dese yeter.

Bir doğru ve Tanrı sözüne susamış imanlıyı; kutsal ruhu tanımayan, tanışmayan, tembel bir milyon hristiyana, değişmem. Süleyman’ın yaptığı gibi bu dünyayı terk ederken, “Hepsi boş, her şey bomboş.” demek istemiyorum. (Fikrine saygı duyduğum bir kardeşim bana ilerlediğimi ama yavaş olduğumu söyledi, Rabbe sordum; neyde yavaş, neresi yanlış. Rab,” Ben yavaş mıyım.” dedi. İbrahim’e söz verdikten yirmi beş yıl sonra oğul geldi, Pavlus Yahudilere eziyet etmeden önce ona görünemez miydim?


Her zaman insanlara yumuşak, sevgi içinde yaklaşmamız lazım ama bu demek değil ki Tanrı’nın sözleri hep yumuşak. Niyetim ukalalık yapmak değil, Rab, git onlara ne yaşadığını anlat dedi, ben de anlattım. Lütfen, insanları hizmetleriyle değil Tanrı’ya yakınlığıyla sınıflandırın. Rab, çölden bizi önce ona tapınalım diye çıkardı.


Lütfen uzun zaman sonra bir kardeşinizi gördüğünüzde ilk sorunuz Pazar günleri bir topluluğa gidiyor musun olmasın, Kutsal kitap okuyor musun, Rab’le beraber yürüyebiliyor musun olsun. Göstereceğiniz ilk yol Rabbe giden ilk yol olmalı.


Rabbim sana teşekkür ederim. Her sana kollarımı açtığımda, kendimi sana sunduğumda beni varlığınla doldurduğun ve beni onurlandırdığın için teşekkür ederim.

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Diken

Ne zaman güçsüzsem o zaman güçlüyüm. Bu iki zıt kelime nasıl birbirini tamamlar.

Çeşit Çeşit Tanrı

Sevgimizi onun sevgisi ile karşılaştıralım. İçimizdeki boşluğu onun sözleri ile dolduralım.

© 2021 sozumuzvar.com